MÜHÜR DERGİSİ

İsmet Özel’e Cevap mı, Açıklık mı? Mühür’de…

İsmet Özel’e Cevap mı, Açıklık mı? Mühür’de…

Mühür’ün Eylül 2008 sayısında; Celâl Fedai’nin, İsmet Özel’in Faciayı Yazmasaydım Yaza Yazık Olurdu şiirinden mayalanmış fakat kendisiyle yaptığımız söyleşide, ona bir cevap değil ‘facianın ne olduğuna ilişkin bir açıklık’ olduğunu söylediği nefis bir şiiri var: Deli Dumrul Şairi Faciayı İşaret Ediyor!..

Celâl Fedai’nin şiirini ve söyleşiden bir bölümü tadımlık olarak sunuyoruz. Gerisi Mühür’ün Eylül sayısında…

 

 

İşte Fedai’nin Şiiri:

 

Deli Dumrul Şairi Faciayı İşaret Ediyor!

 

‘Gülünç olan, bu dünya için koşum takman’

Franz Kafka

 

Yaz aylarının üçü de birdir yüce gönüllü bollukta

Bahar gibi güz gibi emekler erteye kalmaz yaz aylarında 

Birinden birinde alından burun ucu yoluyla düşerler öne

Yaz ayları hak etmediğini bulur gene de

Sözgelimi insanlar plajlarından gelip seçim yaptılar yenice

Tabiatın emekleri insanları gönendirdi

Yaz ayları vereceği bittikten sonra çekilmesini

Pek güzel bilirdi.

 

Yaz ayları dedin şiir dedin facia dedin orman yangınları dedin

Gençliğimde dedin it kuklası yaptım oynadım oynattım dedin

Bilmediğimiz bir şeyi her zamanki kibrinle söyledin

Sen böyle gerine gerine ‘ben ben’ dedikçe gülerler:

‘Sen neymişsin be abi aa aa’ derlerdi de

Bendeki seni düşünüp üzülen yine ben olurdum

Yaz ayları doğrusu insanlar pek gülünç olurdu

Sahir zamanlarda eğilirken göğsünü kapatan kadınlar

Yaz aylarında pilajlarda nasıl da rahat soyunurdu

Sahir zamanlardan neydi değişen yaz aylarında?

Yeryüzünde böbürlenerek bu yürüme

Neden değişmedi sende?

 

Keşke şunları da biraz bileydin: Yaşlandıkça bilgeleşmeyen

Teninde ergen boğasamışlığı kalan bun şairler için yaz ayları

Örtünen masum kızlar bile

Ergenlik sivilcesine bürünür mahreminde

Böyleleri en çok dökülmeyen saçlarıyla övünür

Tarakları arka ceplerinde yağlanır da

Parlayan saçlar biriyantinlenmiş görünür

Türklüğü İskoçlukla Danişmend Gaziyi Robin Hudlukla

Karıştırırlar ama, nadim olmazlar asla;

zira hâlâ:

“İrlandanın Willam Butler Yeats’iyim

Kim bilebilir kendi kendimin Bill Gates’iyim

Hecem tutmadı kafiyelerim göz için oldu

Gecem kulak için de olsa köz için oldu

Oldu oldu ben söyledim de oldu”

demek

Benliklerine denk düşmüş şiirdir aslında

Oysa burası İrlanda değil, koca Akif de

Hırsından dili burulmuş namına vurgun jön-Türk değildir.  

 

Şimdi ben nicedir istemem ki senin yaşına böyle geleyim

Suretâ superpoze, afili, paronoyalarla delik deşik ama kuyruk dik

Kendi özge başının değil de bön başlara görünmenin belâsıyla dopdolu

Yazık, Tanrı kendi başının belâsından bu dünyada mahrum bırakmış artık onu

‘Dilerim benim belamı burada versin’ diyemeyecek kadar hesapsız hesaplı

Parmağında Spinoza misâli yüzükler, altında -kim bilir- ‘Tedbirli Ol’ yazılı

Calut’a karşı cenge gittiğini söylerken Talut'u kendi sanarak

Avuçlar dolusu su içtiğini istemem saklamak

İstemem tedbirli olmak

İstemem belâmı bulamamak

İstemem kendimi beşikte konuşmuşlardan gösterip

Dilimi zamane daldırmak

Kalbimin kanıyla yazamamak

İstemem yaz aylarında

Ömrümün ahirinde

Yaptıklarımın faciası olmak. 

 

 

 

Ve işte söyleşi:

 

İsmet Özel’in Şiiri ve İslam Sanatlarının Tinselliği Üzerine

Sevgili Celâl. Seninle son söyleşimizin üzerinden altı ay gibi kısa bir zaman geçti. O söyleşimiz senin “Deformasyon, Yenilik ve Kuram Söylemlerinden Gına Gelmesine Karşın Şiir Sanatının Yeniden Tebarüzü ve Tebellürünün Güçlüğü Üzerine” yazın ilişkindi.  Sen epey bir zamandan beri Türk şiirinin omurgasını teşkil eden şeyin İslam’ın sanatlara bakışı olduğunu söylüyorsun. Türk şiiri sana göre İslam sanatının tinselliğinden uzak düşmekte. Elbette bu toplumuzun hayata bakışındaki bir mutasyonun bir ifadesi de. Suyu Seveni Derin Batırın Irmağa’da bu mutasyona her yönüyle dikkat çekmişsin. Şiirin rejenerasyonundan bahsediyorsun da mesela ‘gelenekten yararlanmak’ demeye şiddetle karşı çıkıyorsun.  Şimdi Mühür dergisinde, bu söyleşinin de yayınlandığı sayıda bir şiirin var. “Deli Dumrul Şairi Faciayı İşaret Ediyor”. Bu şiirin İsmet Özel’in “Faciayı Yazmasaydım Yaza Yazık Olurdu” adını taşıyan şiirine bir cevap olduğunu düşündüm ilk anda ben. Doğrusu en çok da İsmet Özel’in, ‘şiir İslam sanatlarının tinselliğinden uzaklaştı’ düşüncene yazdığı şiirlerle katkıda bulunduğunu düşünüyorum.  Şiirin için ve bu düşüncem için ne dersin?      

Düşüncelerinin birinde haklısın. Evet, İsmet Özel’in şiirinde yankılanan ‘ben’ sesi İslam sanatlarının tinselliği ile tamamen zıt bir içeriği vazediyor. Ben bunu bundan sekiz yıl kadar önce fark ettim. İsmet Bey benim için çok değerlidir. Onun negatifinden öğrendiklerim daha çoktur diyebilirim. Benim gibi Kayseri’nin bir küçük vadide yerleşip kalmış dokuz yüz yıllık bir köyünün masumiyetini İzmir’e taşımış biri için, Özel’in müthiş akılcılığı ve başarı hırsı tam bir travma olmuştur. Ben onu şiir söz konusu olduğunda kafamdaki İsmet Özel’in tam tersi olarak buldum hep. Bu yüzden bundan birkaç yıl önce Herkesin Bir İsmet Özel’i Var diyerek kendi İsmet Özel’imi yazdım. O yazdığımın beriki ile bağı ismendir. Şiiri ile boyuna övünürdü. Herkes buna şahittir. Ama benim inancıma göre ne yanınızla haddi aşarsanız övündüğünüz şey sizden alınır. Onunla imtihan edilirsiniz. İsmet Özel, şiiri ile zavallı egolarını büyüten müteşairleri çoğalttı. Etrafına bir bak. Hep mücadele etmek zorunda kaldığım Ali Ayçil’den Serkan Işın’a, Hakan Arslanbenzer’den Yücel Kayıran’a birçok isim, onun şiirimize yerleştirdiği gayri insani yanları ağır taşıyan şairane triplerden gücünü alıyor. Bir şekilde tebarüz etmek için devinip duruyorlar. Şiir adına da hayat adına da yaptıkları hiçbir şey yok. Demek istediğim, sonunda ondan zaten Faustiyen bir eda ile tınlayan şiiri de alındı, sadece sövebilen bir dil kaldı geride. Modern Türk şiiri her kopuşa rağmen İslam sanatlarının tinselliğine bağlıdır. Bu dilde yazdıkça ne yapsanız bütünüyle kopamazsınız. İsmet Özel, bu bağı şiirinde egosunu sublime ederek başka bir yolla koparıyor. Genç kuşaklar onun hallerini bir şairin doğal halleri saydılar. Hemen her şiir biçemi ile ve şiiri dışındaki şairane edasıyla bunu yaptı, yapıyor. Bu yüzden şiiri hiçbir zaman şiirden bir Müslüman’ın korkması gereken hassasiyetleri okuruna sunamadı. Bir Yusuf Masalı’nın Başarısı ya da Başarısızlığı’nda bunları olanca yoğunluğuyla yazdım. Şimdilerde ise senin bahsettiğin sövgü dolu şiirler dönemini yaşıyor ne yazık ki. Peygamber Efendimiz’e sormuşlar: “Kur’an-ı Kerim’de ribanın (faizin) vebalinden daha büyük cinayet nedir?” diye, Efendimiz şöyle cevap vermiş: “Herkesin ırzına sövmektir, sövmenin en şiddetlisi de şiir söyleyerek veya nesirle şunu bunu hicvetmektir. Bu şekilde yapılmış hicivleri şairinden ve failinden alarak, öteye beriye nakletmek suretiyle yayılmasına yardım edenler de, onlardan biridir, yani suçta ortaktır.” Şimdi sevgili Mustafa Fırat, Özel’in sözünü ettiğin şiiri, başka birçok şiiri gibi bana göre bu nitelikleri taşıyor. Yani Özel, kendi beninin körü körüne haklılığı önünde gördüğü ne varsa şiir yoluyla ona sövgü düzüyor. Bir korkuyu duymak gerekir. Çünkü “Şiirin methedilmeyen kısmı şeytanın çalgılarındandır.” deniyor. Bunu ben de demiyorum. Anlıyor musun? İslam sanatının tinselliğinde bu vardır. Sövgü değil. Akif’i düşün, Tarih-i Kadim’e Zeyl’i aldı mı Safahat’ına? Yazdığım şiir için tarihe geçmeyi değil Cemalullah’ı isterim. Layık değilim, biliyorum ama istemekten de geri durmam. Kendisini sık sık eleştirerek ifade ettim bunları aslında. Eleştirilerim nezaketinden ötürü kimselerce fark edilmedi.

Uzun konuşacağız, istersen Özel’in şiirinden uzaklaşmayalım. Senin şiirin bir cevap mı? Sen Özel’in şiirindeki sövgüyü üzerine mi aldın? Yoksa o şiirdeki muhatap sen miydin?

O bahse geliyordum. Az önce sorduğunun ikinci kısmına. O şiiri belki de ilk okuyanlardan biri benim. Geçen yıl ağustos ayıydı. Tam tarih 23 Ağustos. O tarihte ailemle birlikte Almanya’da idim.  Genel seçimlerin bir gün sonrası, günün erken saatlerinde Özel’in web sitesinden bu şiiri okudum. Artık hiçbir şekilde, kadirşinaslığıma ya da ne bileyim yazdıklarını okumakla borçlu kalmama sığınamayacak ve İsmet Özel’i savunamayacaktım. Bana ya da değil, birine, son derece kötü bir şiir biçemi ile açıkça sövülüyordu o şiirde. Ben bir şairi, hiç olmazsa bir kahramana öykünen olarak adlandırırım. Burada şiiri üzerine alıp almamam meselesinden ziyade benim şiirimi konuşmak istediğini düşünmek istiyorum. Yoksa bizim farkımız kalmaz. Hâsılı benim şiirim o şiiri okumakla mayalandı, evet. Ama bir isme isabet etmekle noktalanmayacak derecede bir geçerlilik taşır. İnşallah böyle olur. Böyle olması için dua ettim. Hatta benim için de, belki de o sözlerin söyleyeni olarak en çok benim için, korkulası bir duruma işaret eder. Özel’in şiirini okuyunca bulunduğumuz Ulm şehrinin evimizin hemen yakınındaki ormanlığına zor attım kendimi. İki saat kadar yürüdüm. Eve döndüğümde, yağmur mu daha çok yağmıştı ben mi daha çok ağlamıştım, bilemiyorum. Çok üzüldüm İsmet Özel için. Hem de çok. Böyle bir şiir, İslam’ın fetih savaşlarında kâfirlere karşı bile yazılmamıştır. Gayri insanidir. Bilinçliliğin gururunu, tiransı bir edayı açık etmektedir. Tamamen hakaret doludur. Şiir buna alet olamaz. Ülkedeki seçim atmosferi, seçilenler, oy verenlerden tutun da seslenen şairin kendi ‘ben’i dışında başka kim varsa… O hakaretlere baktım kimsenin sesi çıkmayacak, yani kimse üstüne almayacak, çünkü öncesindekiler de öyle olmuştu, benim imgelemim yerinde duramadı. Fakat tekrar söylüyorum benim şiirim bir cevap değil, bir açıklıktır. Zaten İsmet Bey ‘muhatap’ın ben olmadığını da söylemiş ama bunun bir önemi yok. Çünkü ben değilsem bile o birinin sesi olması gereken biri olmalı. İnşallah o kişi ben olmuşumdur; o kişi bir açıklık talep eden olsun…

Senin şiirinde o şiire pek çok gönderme var fakat…

Evet, var ama dediğim gibi bir cevap değil bir açıklık var. Açıklık dediğim, şiirin İslam sanatının tinselliğindeki yerine ve hayatta facianın ne olduğuna dairdir. Şöyle anlatayım. İsmet Özel sık sık kendisini Şuara Suresi’nde şiir yazmasına müsaade edilen zümreden ‘zulme uğradığında ona karşılık veren’e dâhil ettiği için şiir yazdığını söyler. Şimdi ‘zulme uğrayıp uğramamanın ölçüsünü’ ne olarak koyacağız? Modern zamanların bencillerinin, narsislerinin hepsi kendini ‘zulme uğramış’ sayacaktır. Ölçü, kendimizi bize her durumda haklı gösteren ‘ben’imiz olamaz. Haklılığın ölçüsü ise, bir Müslüman için bellidir. Haklıyız diye kalkıp şiir dilinde birine sövemeyiz. Ama bir gerçeği açıklığa kavuşturabilir, ona işaret edebiliriz. Ben naçizane insanın ömründe kendi kendinin faciası olma ihtimaline işaret ettim. Bu ihtimal benim için de geçerli. Benim de çok sert olmak durumunda kaldığımda verdiğim karşılıklar oldu. Ama muhatabım bir insandan kalkıp o insan gibi zihni işleyen herkesti. Her zaman zihni öyle işleyenlerin de karşısında olacağım. Bu şiir, yazmaya çalıştığım Deli Dumrul’un içinde daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdi Deli Dumrul biter mi buna ömrün yeter mi bilemeyiz… Son sözlerinmiş gibi söyle. Bu şiir nefis bir şiir. Öyle ya da böyle, Özel’in şiiri ile kıyas kabul etmez. Gücünü niyetinden alıyor. Bunu şimdilik bir yana bırakalım. Bunca zaman İsmet Özel’in yanında adın anıldı, şimdi neden bir karşı oluş sergiliyorsun? Neden bunu bu kadar geciktirdin madem böyle bir ayrı bakış vardı da? Neden çok önce terk etmedin?

(Gülüyor) Geçenlerde iki dostumuzun boşanma davasında tanıktım. Ben zaten çoktan boşanmış olduklarını, dolayısıyla onların işine karışamayacağımızı, yani boşanmalarının gereğini izah ettikçe hâkim sorular sordu. O sordukça ben izah etmeye çalıştım. Tam kırk beş dakika sonra hâkim pes etti. Tansiyonu yükseldi. “Öğrencilerin de sana yapsın bana yaptığını” dedi. (Gülüşüyoruz) Mustafacım, bir yanlış çoğalıp dayanılmaz oluncaya kadar hayatımızda kalıyor. Ayrıca demin de söyledim, daha önce defalarca aklım erdiğince eleştirilerimi de naçizane beğenilerimi de yazdım. Herkesin işine ne geliyor biliyor musun? Beni ve benden başka bazı arkadaşları İsmet Özelci bilip, bizi öylece dondurup algılamak. MerdivenŞiir’e İsmet Özel, getirip şiirini verdi. Biz de en başa koyup yayınladık. Bugün hangi dergiye götürse şiirini o dergi art niyetli değilse bunu yapar. Sonra bu devam etti. Dergide bekledik ki bize öğütleri, yol göstermeleri olsun. Şiir vermekten başkaca hiçbir katkısı, yönlendirmesi olmadı. Biz yaptık ne yaptıksa. Bizim istişaremiz, emeğimiz vardır. Ama kimse görmek istemedi. Çünkü böyle bir dergide verilen emek görülürse o emeği verenlerin konuşulması lazımdı. Sanki bu bizim umurumuzdaydı… Elbette yaptıklarımızın konuşulmasını insani bir istekle bekliyorduk. Ayrıca şu da var, Özel’in hiç de istemeyeceği pek çok husus o dergide gündeme geldi. Hatta senin konuşmamızın en başında belirttiğin benim İsmet Özel’in sanat anlayışının karşısında olan yazılarım yayınlandı. Modern şiiri uğurlamaktan söz ettik. Pislik edebiyatından, ego şişkinliğinin şiire girmesinden söz ettik…  Hâsılı tutulan yolların ayrılığı zaten belliydi.

O zaman terk edeydin? Çünkü son konuşmamızda bir kitap hazırlığından söz etmiştin.

Terk etmek, bırakıp, boşlayıp gitmek değil ki… Terk eden terk ettiğini atının arkasına, terkisine alır ve öylece yoluna devam eder. Bu da öyle kolay bir şey değildir, atınız yani terk düşünceniz oluşacak, ayrılık düşüncesi kavuşacağınız düşüncesine galebe çalamayacak, yalnız başına da olsanız karanlıkta aydınlıkta yol almaya yazgı sizi zorlayacak, en az sizin kadar bıraktığınız da bırakılışına kani olacak… Bundan sekiz yıl önce bunu yaptım ben, ama Özel’in Kırk Hadis’i yoluma çıktı. Yeniden borçlu kaldım. Bir de Kız Kulesi Beyaz İken şiiri var. Aşkın bir şiir. Yeniden bana bir emek dokundu. Ben böyleyim, bana dokunan emekleri ödemek isterim. Kitap Haber dergisinde editörlük denebilecek işler yaptığımda önerdiğim, yazdığım kişilerin hepsi borcu olduğum kişilerdi. Cemil Meriç, Cahit Zarifoğlu, Asaf Halet Çelebi söz gelimi. Kitap hazırlığına gelince uzun bir iş. Geniş ve derin bir şiir tarihi okumasının içinde değerlendirilebilecek bir şey.

Anlıyorum. Bu kişilerin İslam sanatlarının tinselliğine bir katkıları var sana göre.

İsmet Özel’in de var. Fakat şiir üzerine yazdığı düzyazıları hariç bütün düzyazılarıyla var. Sözgelimi “Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında/ Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar/ ben yaşarken koptu tufan/ ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat” diye ilerler ve şöyle der: “Her şeyi gördüm içim rahat”. ‘Her şeyi’ görenin içi nasıl rahat olabilir? O dizelerde insanlıkla birleşmiş bir ben var sanırız ama devamında “bilinçliliğin gururu” vardır. “Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.” der mesela. İnsanlara galebe çalmak için mi yapıyoruz yaptıklarımızı? Bu bizi korkunç derecede yalnızlaştıracaktır. Mustafa Merter, Karen Horney’in görüşleri üzerinden bak neler söylüyor bu durum için (Mustafa Merter’in Dokuz Yüz Katlı İnsan kitabından okuyor.): “İnsanoğlunun temel karmaşası, ‘temel kaygı’dan (basic anxiety) kaynaklanır. Bebek, çevresini fiziksel ve psikolojik arzuları açısından hayati bir tehlike olarak görerek kendisini bu tehlikeli evrende çaresi ve terk edilmiş hisseder. .. Bu korkunç yalnızlık ve çaresizliğin ilacı ‘insan’dır.  Ya insandan bu güvenceyi alabilmek için, ilişkide her şeye boyun eğerek sevgiyi satın alır ya da insana karşı çıkarak narsisist kusursuzluk iddiası, kendini beğenme (arrogance) gibi çözümlerden birini benimser. Yahut insandan uzaklaşarak kaderine sığınır. Zamanla iç dünyasında, hayali bir ideal benlik ve bir ‘gurur sistemi’ (pride system) oluşur.”

Şimdi bu hali müsaadenle bir de Jung’dan okuyarak aktarayım. (Suyu Seveni Derin Batırın Irmağa’yı karıştırıyor ve oradan okuyor.) Biraz uzunca olacak: “Batı dünyasında bu durumun kaynakları, yani insandaki bilinçliliğin gururunun, Kilisenin vazettiği Hıristiyanlıktaki Hz. İsa’nın ulûhiyetine ilişkin düşüncede barınmış ve bu düşünce ile o gelenek içinde doğan her çocuk, kendisinin bir ‘tanrı’ değilse bile dünya üzerinde tanrısal hakkı olan biri olduğu hissi ile kendiliğinin peşine düşmüştür. Ünün, varsıllığın ve hedonizmin Batı dünyasındaki kaynaklarının mahiyetini Carl Gustav Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler adlı kitabında neredeyse tüm boyutlarıyla bulmak mümkündür. Jung, ‘bilinçliliğin gururu’ olgusu içinde aslında bu hususu ele alır. Ona göre yaradılış mitinde söz açılan mahiyetini kaybeden ‘düşmüş melekler’in insanlarla teması bugünün insanlarının işleyen zihinlerini anlamamıza imkân verecek niteliktedir: “Yalnızca, öbürlerinden farklı olan düşmüş melekler ‘kötü’dür ve ‘gururun’ çok iyi bilinen etkilerini ve günümüzde diktatörlerde gördüğümüz megalomaniyi dağıtanlar bunlardır. Henoch’un Kitabı’nda, bu meleklerin insanlarla ilişki kurarak, insanlığı yok etme tehdidi oluşturan bir devler ırkı üretmekte olduklarına değinilir. (…) Bu tehdit ‘devlik tehditi’ ya da başka bir deyişle bilinçliliğin gururudur ve hiçbir şey insandan ve onun yaptıklarından üstün değildir’ biçiminde özetlenebilir. Bu düşüncenin ortaya çıkışıyla öbür dünyaya ilgi ve Hıristiyan mitinin fizikötesine geçebileceği görüşü yok olmuş, dolayısıyla öbür dünyada bütünlüğün elde edilebileceği görüşü de ortadan kalkmıştır.” Jung’un koyu bir Hıristiyan olarak yaptığı bu izah, insan anlağının nelerle malul olduğunu bilen Doğu dünyasında ironik bir gülümseme ile karşılığını bulamaz bu gün; aynı maraz Doğu’da da yayılmıştır, başta şairler olmak üzere toplumun hemen her katmanından insan tekleri bilinçliliğin gururu ile gezinmektedir. Hz. İsa’nın ulûhiyeti miti diğer tüm insanlara teşmil edilmiştir. Hölderlin’in, “Yaşarken tanrısal hakkını alamayan /Ruh, rahat edemez yeraltı ülkesinde” deyişi, dünyaya egemen yığın sınıfının sesi olmuştur.  Oysa insanın yaşarken alması gereken tanrısal bir hak değil vermesi gereken bir karşılık ve bu karşılıkta ketmedilmiş olarak mündemiç olan bir teşekkür söz konusudur. Batı bunu nihilizmle başlayan süreçte sanatta, siyasette tiranlar doğurarak vermiştir. Doğu ise bu karşılığı Daryuş Şâyegân’ın ifade ettiği gibi sanatta kürsüsünü kaybetmesine karşın hala gereğince verebilecek durumdadır. Fakat Doğu’da da tablo türlü yamukluklar arz etmektedir. Bugün bizimki gibi ülkelerde göz sadece görüp geçmek içindir, kulaklardansa ümit neredeyse hiç kalmamıştır. Konfüçyüs’ün feodal Çin’de devletin ne durumda olduğunu oralarda dinlenilen müzikten (kulaklarda olandan kulağıyla) çıkardığı söylenir. Şiir de bu hususta müzik kadar pratik olmasa da esaslı ve güvenilir bir göstergedir. Ayrıca yine şiir insan anlağı için müzik kadar pratik olmasa da esaslı ve güvenilir bir iyileştiricidir. Bunu da insanın dünya üzerindeki asli eylemi olan ‘ad koyma’ya atıfla yapar. İnsan tekleri ne zaman ad koymayı bırakırsa o zaman kendilerine üfleneni kaybederler ve kendilerine üflenen ile onlardan çıkan arasındaki bağ zayıflar. Şair bu bağa ilişkin bir hatırlatıcıdır. Bu hatırlatmayı ise ad koyarak yapar. Onun bu eylemi şeylerin özüne ilişkindir. Şeylerin özüyle ilgili olan insan anlağı ise iyi yani esendir. Esen olan durağan değildir. Türkçede rüzgâr için kullanılan ‘eser’ kelimesinde olduğu gibi esen olan diri bir nefes taşır. Bu nefes insani olan her şeyi barındırır. Yeri gelir poyraz olur yeri gelir meltem.”

Açabildim mi bilemiyorum... Bu tehlikeler sanat, edebiyat ve hayat alanında epeyce şey yapmış herkes için söz konusudur. Çünkü bir sanatçı, filozof, bilge kişi tehlikeyi insanlara işaret ediyor ama insanlar görmüyorlar. İşlerine gelmiyor. İsmet Özel’i Laokoon’a benzetmiştim. Düşüncem değişmiş değil; ama yazgımız bu ise yapacak bir şey yok. Bu böyle diye, sövmeye başlayamayız.   

Sen bu yüzden mitleri ele almanın şiiri de insan anlağını da iyileştirici etkisi olacağını söylüyorsun. Rejenerasyon dediğin böyle bir şey…

Yollardan biri bu yalnızca. Mitlerde, hepimizi aşan nitelikleri ile ittifak ettiğimiz bireyler var. Onlar hem birey hem de toplumsal ideallerin taşıyıcıları. İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı’nı yazarken çok heyecanlanmıştım. Hatta yazdığı masalı günlerce aramış sonunda Erzurum masalları içinde bulup ona yollamıştım. Masalın başındaki Münacaat, Naat, Sebeb-i Telif ne muhteşemdir!.. Orada bilinçliliğin gururuna kapılmış birinin değil aczinin farkında bir Müslüman’ın tam da bu yüzden müthiş, muhteşem kavrayış gücü terennüm eder.  İslam sanatlarının tinselliği işte buradadır. Rejenerasyon da budur. İnsanlar bilinçliliklerinden ötürü hayatlarındaki fevkaladelikleri göremiyor. Sonra da kalkıp kendini zulme uğramış sayıyor. Kendisine sorumluluğu ile birlikte verilene bir baksa, egosunu şişireceğine bahçenin yapılması gereken nice işini görecek. Bir de şu var tabii, bizim de gücümüzün bir haddi var.

Şuradan devam edelim… Sen geçenlerde Yeni Şafak gazetesinin 6 Ağustos tarihli kitap ekinde İsmet Özel’in siyasal eylemi üzerine yapılan bir soruşturmaya katıldın ve şöyle şeyler söyledin. Okuyayım müsaadenle: “İsmet Özel’in şiirindeki ‘ben’ sesini toplumsal alana ve siyasete taşıdığını düşünüyorum. Birçok bakımdan sorunlu bir durum bu. Zira dünya, bizim istediklerimizin gerçekleştiği bir yer değildir çoğu zaman. Hz. Ömer’in, “Ben Rabbimi olsun diye çabaladığım işleri boşa çıkarmasıyla tanıdım, bildim” sözünü daima akılda tutmalıyız bu yüzden. Benim naçizane kanaatim İsmet Özel’in, bu çerçeve içinde bir üslup sorunu yaşadığıdır. Arzu ettikleri yaşarken olsun istiyor sanki. Reel politikle ilgisinin şeklindeki değişme bunu gösteriyor. Zaten Kız Kulesi Beyaz İken’den beri şiirinde de benzer bir sorun var. Şiirini, zemini gayri insani ve son derece yersiz bir sövgü ile çatıyor. Kırk Hadis şairine yakışmayan hırs yüklü bir dil tercihi. Toplumsal ve siyasal olana dair görüşlerinde de bu dil hâkim. Kuşkusuz toplumumuz onun görüşlerine çok ihtiyaç duyuyor. Fakat hiçbir toplum ihtiyaç duyduğunu kendisine söz konusu dil ile verene karşı sıcaklığını fazlaca koruyamaz. Oluşması arzu edilen sıcaklık, bütünleşme bu yüzden oluşmuyor. İsmet Özel, söylediklerini nicedir kendi ‘ben’ini sublime ederek söylüyor çünkü. Bu eda, Mevlana’da da Akif’te de yoktu. Haddim değil belki ama söylemeliyim: Bizi kendisine benzetmeye çalışan bu bun atmosfere değil ‘gelmekte olan insan’a seslenmeliyiz. İsmet Bey’in çığ gibi büyüyecek etkisinin önünde şiirindeki ‘ben’ sesi bir engel olarak duruyor. Şimdi bu ses toplumsal alana ve siyasete de sirayet ederek kendi kendini ne yazık ki lağvediyor. Gerçi onun eylemi reel politiğin herhangi bir yanında durmuyor ama söz konusu atmosfer içinde parçalanıp hiç de yakın durmadığı yanlarla karışıyor. Bu durumu aşmak, Özel’e olduğu kadar onun okuruna da gayret ve sorumluluk yüklüyor. Bugünün içinden de gelecek olanlardan da İsmet Bey’in eylediklerinden çok şey kazananlar olacaktır. Bundan hiç kuşkum yok. O kişilerin akıllarında tutması gereken hususların başında, güçlerinin bir derecesi olduğunu bilmeleri yerinde olur. Ancak bu sayede –İsmet Özel’in ifadesi ile- ‘tütmesi gereken ocağın nerede olduğu’ onlara gösterilecektir.   

Bu okudukların üzülerek görüp söylediklerimdir. Bildiğim kadarıyla Mehmet Akif 1928’de ülkeyi terk ediyor. Bakıyor ki ülkedeki gidiş, kötü. Bir eylem yürütse etrafına çok kişiyi rahatlıkla toplar ama bunun yaratacaklarından çekiniyor; Kur’an mealinden endişe etmesi gibi bir şey bu. Yani kendi içinde toparlanıp gidiyor, tek başına. Kimseye “toparlanın gidiyoruz ya da toparlanın gitmiyoruz” demesi söz konusu değil. İşte tam da bu yüzden Akif’in eylemi bugüne çığ gibi büyüyerek ulaşıyor. Binlerce insan onun eylediğine hayranlık duyuyor. Yaptıklarının önünde kendisi yok. “Sessizce yaşadım, kim beni nereden bilecektir.” diyor. O günlerde bugünden daha beter varlık, kimlik sorunu yaşıyorduk. Akif’in büyüklüğü, Resmim İçin şiirinde bellidir. Yazdığı şiir hiç de modern sayılmamakta birçoklarına göre, bana göre tavrıyla modern şairlerin hepsinden moderndir. Ama bunlar değil önemli olan. Onun tavrı, “Akif ne yapıyor görüyor musun?” denmesine yüz çevirmesinde saklıdır. İsmet Özel sanki insanlar birbirine: ‘Bakın gördünüz mü İsmet Özel neler söylüyor, yapıyor!..” desin istiyor. Bunu aklım almıyor.   Dünyada olacak olan olur, biz kalacak olana bakarız ki bizden sonra gelene bizden önce bize gelen ulaşabilsin. Elbet yaptığımızın öneminin, büyüklüğünün idrakinde olacağız ama, vazifemiz bizim yaptıklarımızdan büyüktür ve bugünden çok geleceğe dönüktür. Biz birer neferiz, kendimizi Talut saymak haddimize değil. Cahit Zarifoğlu, kendisiyle yapılan bir söyleşide söyle diyor. Müsaadenle bunu da okuyayım: ““Bizlerden gelecekler vardır; hamurlarını biz yapıyoruz şu anda.. Yıllardır ve yıllarca da. Eminim bizi küçümseyecek o gelecekler (...) Bizlerin, edebiyat tarihi yönünden, bir oluşumun öyküsü yönünden değeri olabilir (...) Bu yüzden bende, bu anlayış içinde olağandır denebilecek artistik kaprisler yoktur. Kendine pay çıkarma yoktur. İşimiz bizsiz olamaz; ama bizi, bireyliğimizi yutacak kadar iri. Bu yüzden kendi hâlinde bir işçiyimdir ben.” Bu çok önemli bana göre.

Cahit Zarifoğlu’nu ve Sezai Karakoç’u daha bir önemsiyorsun bu bakımdan, yanılıyor muyum?

İkisi de benim de içinde bulunduğum kuşakça neredeyse ulaşılmaz hasletlere sahip. İnşallah yaklaşmak nasip olur onlara. Tabii başkaları da var, farklı alanlarda. İsmet Özel de andığım sorunları ayırt edebilirsek büyük bir ses olmuştur. Şunu da söyleyeyim, onun ‘ben’ dediğinde derin bir acısı var. Bu apaçıktır. Sorun, acısının paylaşılmazlığını tabii görmeyip bir hınçla söylenmesinde. Bilir misim Cahit Zarifoğlu ile Necip Fazıl arasında anlatılan şöyle bir olay vardır. Rasim Özdenören’den okumuştum. Necip Fazıl’ın, gecenin bir vakti kapısını çalan biri: “Beni siz zehirlediniz!..” der ve kendiniz belli etmeden çekip gider. Necip Fazıl, bunu Cahit Zarifoğlu’ndan bilir ama bunun manası üzerine sanırım pek de düşünmez. Anlatmak istediğim başından beri böyle bir şey. Ya bu doğruysa, yani biz yazdıklarımızla birilerini zehirliyorsak. Modern ya da postmodern, yenilikçi, deneysel ama ya yazdıklarımızla insan denen varlık üzerinden tahrip edici bir etkimiz oluyorsa? Diyemeyiz ki aklını kullanıp zehirlenmesin. Bize de düşen aklımızı kullanıp zehirlememektir. . Çünkü “Şiirin methedilmeyen kısmı şeytanın çalgılarındandır.” deniyor dedik ve inandık. İnsan bu yüzden şiiri bırakabilir.

“Boğazıma Yılan Akmış Döv Beni” şiirinde böyle bir öz açık ediliyor sanki.

Evet. Mesnevi’de anlatılıyor, çocukluğumda annemden de benzer bir şey dinlemiştim. Adamın biri, sefer halinde, bir den bir yere gidiyor. Bakıyor ki bir ağacın altında biri uyumakta. O da ne! Bir yılan adamın açık ağzından içeri akıvermek üzere. Bizim yolcu koşuyor ama nafile yılan berikinin boğazından aşağı akıyor. Yolcu adam eline bir sopa alıp uyuyanı uyandırıyor. Vurmaya başlıyor. Beriki kaçmaya başlayınca da kovalıyor, yakaladığı yerde tekrar vuruyor. Bir pınara geldiklerinde yolcu zorla su içiriyor, sonra yeniden kovalayıp koşturuyor. Bu arada beriki neler neler sayıyor kendine bu zulmü reva görene. Fakat yolcuda durma yok. Sonunda karnına yılan akan o koşturmadan, su içmeden çürük elmalar yemeden sonra kusmaya başlıyor. Kapkara bir yılan çıkıyor boğazından dışarı. Adam şaşkın başlıyor yolcuyu bu defa övmeye. Övgülerin hamd ü senaların peşinden yolcunun niçin açıkça başına geleni söylemediği sorusu geliyor. Yolcu diyor ki, desem aklın uçar, ödün patlardı. Demem o ki halimiz uyuyakalmanın ta kendisi ve bize bunu bir söyleyen yoksa, işte o zaman korkmalıyız. İlahi yardım bizden uzak kalıyor demektir. Etrafımda insan dostlarımın olmasını bu yüzden isterim; tebaa sahibi olmaktan Allah korusun…

Son olarak teşekkür etmeden önce, bu söylediklerinden ve şiirinden ötürü alacağın tepkileri düşündün mü, öngördün mü diye sorsam… Hain evlat olarak mı anılacaksın, söylediklerinin özüne ermeye mi çalışılacak? Çünkü birileri sevinecek kuşkusuz. Ne düşünüyorsun?

Ben de babamın ve annemin evladıyım herkes gibi. Kimse bir başkasından kendini özel hissetmemeli. Buna hakkı yok. Sorduğun hususta öngörülerim, düşüncelerim kaçınılmaz olarak oluştu elbette. İsmet Özel’in tanıdığım, bildiğim gibi davranacağından kuşkum yok. Zaten ben de ondan ziyade meseleye vakıf olma cehdindekileri, değişebilir olanları düşünüp duruyorum. Onlardan umut etmek istiyorum. Sevinenlere gelince… İsmet Özel’i onlarla hiçbir zaman değişmem. Fakat kimseyi de İslam şiir sanatının tininden üstün göremem.

Sevgili Celâl. Her şeyden önce açık yüreklilikle konuştuğun için teşekkür ediyorum sana. Söylediklerin ve şiirin inşallah maksadına erer…

‘İnşallah’, diyelim. Hoca Nasreddin öyle demiş biliyorsun. Hava yarın güzel olursa ormana, olmazsa hamam gitmeyi planlamış da hani, işler istediği gibi olmayınca, karısının ‘inşallah’ uyarısını anlamış ve yağmurdan sırıl sıklam eve dönünce ‘kim o?’ diyen karısına ‘inşallah benim karıcığım’ demiş. ‘İnşallah’ diyelim. Ben sana teşekkür ederim Mustafa Fırat. Sen, bu ve bundan önceki konuşmalarımızda bana kardeşlik gösterdin; eleştirdin de destek de oldun… 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞİİR YILLIKLARI (Levent CAN)

Kaç zamandır yıllıkları bekliyordum. Elbette kopacak fırtınaları göz önünde bulundurarak. Uzaklarda olunca ülkenin edebiyat dergileri ile nefes alıyor insan. Burada birkaç Türk dostumla konuşuyor ve yorumluyoruz. Sağ olsun Mustafa Fırat yeni çıkan ne varsa bana yolluyor o yalnızlığı “kendinden menkul” olanı hissettirmiyor. Türk sinemasını bilenler bilir eski jönlerden Erdoğan Oker ile çok sohbet ederiz burada. Sevgili dostum, ağabeyim her konuda konuşacak bir şeyler bulur…Bu arada geçenlerde Türkiye’den bir televizyon kanalı Erdoğan Oker’e  hayatını anlatması için güzel bir teklifle onu hatırladı. Anlamadığım ise Oker’in on ayda aldığı emekli maaşı tutarındaki ücreti neden kabul etmediği. Eee tabii Shakespeare Company’de oynayan ve davet edilen ilk jön olması ona bu hakkı veriyor…Neyse…

 

Bu yıl ciddi anlamda bir “yıllık” patlaması oldu. Alışık olduğumuz Veysel Çolak’ın, Bâki Asiltürk’ün ve Şeref Bilsel ile Cenk Gündoğdu’nun hazırladıkları yıllıkların yanında şiirini yenilerde gördüğüm okuduğum bir genç şair Ersan Erçelik ile toplumcu çizginin önde şairlerinden Aydın Şimşek’in hazır ettiği yıllık ve Fergun Özelli ve Hayri K. Yetik’in çattığı yıllık bir yılın görünümünü sundu. Gözlerimizin İhsan Üren’in çalışmasını da aradığını belirtmeliyiz.

 

Ben Amerika’da North Hollywood’da yaşıyorum. Fakat belirtmek gerekirse buralarda bu denli çalışmalar yok. Daha çok antoloji bağlamında çalışmalar yayınlanıyor. O da zaten epi topu ikiyi geçmez yılda.Bunları hazırlayanlar daha çok buralarda edebiyat kürsüsünde ders veren hocalar oluyor. Bu anlamda Columbia Üniversitesi oldukça başarılı. Zaten buna yakın bir hali Şiir Defteri’nde Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu da belirtmiş. “Uzun zamandır ( Tanpınar’dan beri ) edebiyatımızın birikimini, sosyolojik alt metinleri de dikkate alarak, tasnif eden; gelecek kuşakların ilgisine sunan, nitelikli bir “Edebiyat Tarihi” çalışmasının eksikliği hissediliyor. Bu boşluk, bir yönüyle (şiir cephesinde), Şiir Defteri’nin de içinde bulunduğu “dönem” kitaplarıyla kapatılmaya çalışılıyor.” Bu cümleleri neresinden tutarsanız tutun çok doğru. Böyle çalışmaların bir nevi edebiyat tarihine de ışık tuttuğunu kim yadsıyabilir? Hatta edebiyat tarihçilerinin bire bir yararlanması gereken çalışmalar. Eski zamanda da zaten bu tarz çalışmaları şairler yapmıyor muydu? Bizde bir dönem edebiyatçı ile tarihçinin aynı bağlamda anıldığını düşünürsek -ki sonradan bu iki bilim de ayrılmıştır- bugün için de şairlerimiz edebiyat tarihçiliği görevlerini de yerine getiriyor. Yalnız şunu da söylemeden geçemeyeceğim o da şu; “2008 Yılında Şiir ve Hayat”  başlıklı metni aslında kim yazıyor? Şeref Bilsel mi ( ki bildiğim kadarıyla ciddi anlamda edebiyat eğitimi almış biri ) yoksa Cenk Gündoğdu mu? Bir metnin iki ayrı imza tarafından yazılamayacağını düşünmüşümdür hep! Şayet yazıldıysa böyle bir metin, hangi cümleyi yahut paragrafı hangisi yazdı diye sordum kendime. Aslına bakarsanız iki değerli kalem de ayrı ayrı yazılar kaleme alsa ne güzel olurdu? Geçtiğimiz yıllarda da böyle oldu. Zira iki ayrı birey ve deneyim aynilik gösteremez diye düşünüyorum. Bizim edebiyatımızda Garip Önsözü’nü hep üç şairin yazdığı söylenir ve düşünülür halbuki o yazının Orhan Veli’ye ait olduğunu biliriz…

Şiir Defteri’nde en lezzetli bölümün 2007’de yayımlanan Şiir Kitaplarına Dair bölüm ile 2007’nin Bazı Kitaplarına Derkenar bölümleri olduğunu söylemeliyim. Her yıllıkta olması gereken hatta biraz daha açımlı olsa hiç de fena olmayacak bölümler... DERGİLERE DAİR (S)öZDÜŞÜMLER bölümünde dikkati çeken nesnel bir dil ile giriş yapıldıktan sonra kişisel bir dilin sarkmasını anlamadığımı da burada paylaşmalıyım. Merdiven Şiir dergisi bahsindeki şu ifadeleri kastediyorum: “İsmet Özel’in şiirleriyle açılan derginin yer verdiği dosyalar, şiir ortamına katkı sağlamaktan çok polemik oluşturmaya dönüktü. Mehmet Can Doğan, Bâki Asiltürk’ün yazıları derginin öne çıkan metinleriydi. Derginin yayın yönetmeninin kendi adına(!) hazırlattığı dosya, “editörlük ve etik” üzerine, yeniden düşünmemiz gerektiğinin bir kanıtı gibiydi”. Parantez içine alınan ünlem işaretinin burada ne maksatla kullanıldığını sanırım herkes biliyor. Fakat diğer dergilere dair tutulan aynanın, nesnel duruşun bu dergi bahsinde izini kaybettiğini vurgulamadan geçemeyeceğim. Keşke böylesi bir yaklaşım olmasaydı diye geçiriyor insan aklından.Hemen akabinde hazırlanan soruşturma sorularının –ki gerçekten yerli yerinde sorular- ve yanıtlarının okuru kısmen doyurduğunu, kısmen diyorum çünkü sorulara yanıt verenlerin içinde bazıları soruların kapsama alanına girmekten dahi yoksun olduklarını gösteriyorlar. Yazılar içinde keyifle okunanlar arsında, Veysel Çolak, Nuri Demirci, Emel İrtem, Nilay Özer ve Sinan Oruçoğlu imzaları dikkat çekiyor. Seçici Kurul için yöneltilen soruşturma sorularına verilen yanıtlara sözümüzün olmadığını belirtelim. Şiirleri seçilen bazı şairlerin doğum yıllarının yanlışlığı da dikkatlerden kaçmıyor. Yıllıklara giren en genç şairin Duygu Ergun olması da sevindirici. 1989 doğumlu bir şair.Cihan Oğuz’un, Özcan Erdoğan’ın  ve Tozan Alkan’ın yazıları bilgilendirici olmaları bakımından nitelikliydi. Fakat Sezai Sarıoğlu’nun yeni yayımlanan şiir kitapları üzerine yazısının sanki onda bir angarya bir iş olduğu hissini uyandırmadı değil. Hemen hemen yazdığı her yazının sonunda “…desem bulunur mu bir işiten?” cümlesinin buralardan dahi –North Hollywood’da yaşadığımı söylemiştim- işitildiğini söylemeliyim. Ele aldığı kitaplara bir açılım getirmediği için bu yazının havada asılı kaldığını söylesem acaba kendisi bu söylediğimi “işitir mi?”



Devamı Mühür'ün 20.sayısında...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Celâl Fedai'nin yazısı

İnsan tekleri arasında en çok sanatçılar, dünyanın tasarladıklarının gerçekleşme yeri olmasını isterler. Bunda kuşkusuz yadırganacak bir yan yoktur. Zaten insan teklerinin tümü, içlerinde kendilerinin de olduğu yakın çevreleri için çeşitli arzular, istekler, beklentiler besleyip büyütebilir doğallıkla. Bunların haddini belirleme hususunda ise hepimizin bünyesine iliştirilmiş, daraldığımızda yardımımıza derhal koşan niteliklerimiz, özel becerilerimiz vardır. Dünyada yaşama becerimizi başkalarını alt ederek sağlamaya yönelmedikçe, vurguladığım bu yanımız, bir ‘beceri’ olarak algılanmayacaktır da zaten. Fakat biliyoruz ki insan zihninin işleyişi sorunlarla doludur. İnsan, arzularını ham kalmaya da yönelten bir varlıktır. Sanatçıların sorunu da sanırım burada başlıyor: Sanat, varoluşumuza dair sorunların peşinde esenlik arayışımıza bir eşlikçi midir, yoksa varoluşumuzun peşinde yaşadığımız sorunların hıncını yansıttığımız, hıncımıza gizliden gizliye maruz kalan, ‘nesneleştirilmiş bir uzam’ mıdır?

Bana kalırsa kendini sanatçı addeden herkes, bu sorunun içinde ikamet etmelidir. Böylesi bir ikameti göze alamayanların, herkesle iyi geçinen bir hümanizmi edimsizliklerine maske seçip, soruyu unutma katında yerleştiklerini görüyoruz. Etrafınızdaki şairlere bir bakın, yanınızda yörenizdekilerin hayata ve şiire karşı duruşu, hümanist bakıştan dokunaklı, gözü yaşlı haller çıkarmışsa, sizde de benzer yerleşiklik görülebilir pekâlâ. Bir de tam tersini bir eda ile, sözümona bir isyankarlıkla, devrimcilikle, yenilikçilikle aynı katta devinenler vardır ki, işte şiirin asıl ikiyüzlüleri onlardır. Onlar, dünyada arzularının olmasını isteyen ikiyüzlüler, muhterisler, müptezellerdir. Dünyanın anlamına ermeye değil, kıt akıllarıyla -sanki dünyanın buna ihtiyacı varmış gibi- dünyaya anlam vermeye çalışırlar. Çoğu, bunca arzuyu besleyip büyütürken mutlu olunamayacağını dahi anlayamamıştır. Bir yandan da “biz mutluluk peşinde koşmayız” diyebilirler kolaylıkla… Varoluşlarının peşinde olmayı kaldıramamış ama bu hallerini en çok da kendilerine gizlemeyi başarmışlardır. Bunu başaran başkalarıyla, birbirlerini unutma seansları düzenleyerek bulurlar. Dünyada bulunmuş olmanın verdiği sıkıntıların hıncını şiirden çıkarırlar. Şiir onlar için ‘nesneleştirilmiş bir uzam’dır sadece.

 

Şiirimizin son yıllardaki en büyük belası, bu tarz bir ikameti seçenlerin, toplumumuzun bunamasından aldıkları müthiş destekle giderek çoğalmalarıdır. Evet, toplumumuz, “yağmur suyunu içenlerin delirmesi” meselinde olduğu gibi günden güne bunamakta. Şairlerin bu işte başı çekmeleri işin düşündürücü yanı: Bunakça hareket ediyorlar. Adeta çıldırmışlar… Bir şeyleri istemişler de olmamış, şimdi derhal ‘olsun istiyorlar’. Ama bilmiyorlar ki dünya, bizim istediklerimizin olacağı bir yer değildir. Dünyada ‘olacak olan olur’. Fakat şunu da söylemem gerek, gün böylelerinin günüdür. Ancak böyleleri şunu da bilsinler: Şiir, şiir kalır. Dünyadaki her nesne değişebilir hatta mutasyon da geçirebilir ama şiir, ne kadar değişse de şiir kalır.     

 

 Mühür'ün 20.sayısında...

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı